Search Results Heading

MBRLSearchResults

mbrl.module.common.modules.added.book.to.shelf
Title added to your shelf!
View what I already have on My Shelf.
Oops! Something went wrong.
Oops! Something went wrong.
While trying to add the title to your shelf something went wrong :( Kindly try again later!
Are you sure you want to remove the book from the shelf?
Oops! Something went wrong.
Oops! Something went wrong.
While trying to remove the title from your shelf something went wrong :( Kindly try again later!
    Done
    Filters
    Reset
  • Discipline
      Discipline
      Clear All
      Discipline
  • Is Peer Reviewed
      Is Peer Reviewed
      Clear All
      Is Peer Reviewed
  • Item Type
      Item Type
      Clear All
      Item Type
  • Subject
      Subject
      Clear All
      Subject
  • Year
      Year
      Clear All
      From:
      -
      To:
  • More Filters
      More Filters
      Clear All
      More Filters
      Source
    • Language
16 result(s) for "STALTA"
Sort by:
A new characteristic function to enhance earthquake detection abilities on Distributed Acoustic Sensing data, DAS
The deployment of Distributed Acoustic Sensing (DAS) for seismic monitoring has significantly increased in recent years due to its numerous advantages over conventional seismic sensors. DAS has the potential to play a crucial complementary role along with classical seismic networks, particularly in logistic challenging areas such as offshore and volcanic environments. However, DAS data are inherently noisier than seismometer data, primarily due to fiber coupling issues and optical noise associated with the instrument. As a result, effective denoising and signal enhancement techniques are essential to fully exploit the advantages of DAS data. Recent efforts in improving the quality of DAS data have primarily focused on denoising algorithms (mostly deep learning-based) aimed at reducing coherent and background noise. However, improvements in terms of signal-to-noise ratio can also be achieved through the application of characteristic functions to raw or pre-processed data. To date, the application of these methods to DAS data have been largely unexplored, with the exception of few standard algorithms. In this study, we investigate the signal enhancement capability on DAS data of a new characteristic function based on the hyperbolic cosine. More specifically, we assess the performance of this function in improving the signal-to-noise ratio and compare the results against a set of more standard characteristic functions. Our analysis follows a two-step approach. First, we quantify the signal enhancement achieved through the application of the different characteristic functions by computing the signal-to-noise ratio of the preprocessed DAS data. In the second step, we evaluate their capability to enhance signal coherence across all fiber channels. This is achieved through the application of a coherence-based detector, which provides an estimate of the coherence as a function of time. Following a standardized denoising procedure, we systematically evaluate the impact of each characteristic function in increasing both the signal-to-noise ratio and coherence of DAS data. We conduct our analysis both on synthetic data and on a real dataset of 947 events recorded at the Frontier Observatory for Research in Geothermal Energy (FORGE) site, in Utah, USA. Graphical Abstract
20. Yüzyılın İkinci Yarısında Azerbaycan ve Özbek Şiirinin Millî İdeolojik Yönden Karşılaştırılması
Azerbaycan ve Özbek Türklerinin edebî ve kültürel ilişkileri eski bir tarihe, köklü geleneklere sahiptir. İbn Sina, Harezmî, Buhârî, Uluğ Bey, Ali Şîr Nevaî gibi tanınmış şahsiyetlerin isimleri Azerbaycan’da büyük bir saygıyla anılmakta, Kağanî, Nesîmî ve Fuzûlî’yi Özbek halkı kendi şairleri gibi okumaktadır. Çalışmamızda, 20. yüzyılın ikinci yarısında Azerbaycan ve Özbek edebiyatında Sovyet yönetiminin yasaklamaya çalıştığı millî, tarihî ve Türk birliği temaları üzerine şiirlerde, konu ve fikir benzerlikleri ele alınacaktır. 1950’lerde Stalin’in ölümünden sonra ve dünya edebiyatındaki yenilenme süreçlerinin etkisiyle Azerbaycan ve Özbek edebiyatında üstü kapalı şekilde millî konular ele alınmaya başlandı. Makalede, bu dönemde millî şiiri esaretten kurtarma yolunda kalemleriyle savaşan Bahtiyar Vahapzade, Halil Rıza, Fikret Koca, Erkin Vahidov, Abdulla Oripov, Cemal Kemal’in şiirlerindeki, manzumelerindeki ortak konular, ülkü ve fikir benzerlikleri, edebî etki, esinlenme gibi konular gözden geçirilmiş, Sovyet yönetimine karşı direnişlerden söz edilmiştir.
20. Yüzyılın İkinci Yarısında Azerbaycan ve Özbek Şiirinin Millî İdeolojik Yönden Karşılaştırılması
Azerbaycan ve Özbek Türklerinin edebî ve kültürel ilişkileri eski bir tarihe, köklü geleneklere sahiptir. îbn Sina, Harezmî, Buharı, Uluǧ Bey, Ali Şîr Nevaî gibi tanınmış şahsiyetlerin isimleri Azerbaycan'da büyük bir saygıyla anılmakta, Kaǧanı, Nesimi ve FuzÛlî'yi Özbek halkı kendi şairleri gibi okumaktadır. Çalışmamızda, 20. yüzyılın ikinci yarısında Azerbaycan ve Özbek edebiyatında Sovyet yönetiminin yasaklamaya çalıştıǧı millî, tarihî ve Türk birliǧi temaları üzerine şiirlerde, konu ve fikir benzerlikleri ele alınacaktır. 1950'lerde Stalin in ölümünden sonra ve dünya edebiyatındaki yenilenme süreçlerinin etkisiyle Azerbaycan ve Özbek edebiyatında üstü kapalı şekilde millî konular ele alınmaya başlandı. Makalede, bu dönemde millî şiiri esaretten kurtarma yolunda kalemleriyle savaşan Bahtiyar Vahapzade, Halil Rıza, Fikret Koca, Erkin Vahidov, Abdulla Oripov, Cemal Kemal'in şiirlerindeki, manzumelerindeki ortak konular, ülkü ve fikir benzerlikleri, edebî etki, esinlenme gibi konular gözden geçirilmiş, Sovyet yönetimine karşı direnişlerden söz edilmiştir.
Potsdam Konferansı Sırasında İngiltere'de Meydana Gelen Hükûmet Değişimi Ekseninde Türk Dış Politikası
Potsdam Konferansı (17 Temmuz-2 Aǧustos 1945), Sovyet Rusya'nın Türkiye'den Boǧazların statüsünde deǧişiklik ve toprak talebinde bulunmasından sonra düzenlenmiştir. Japonya'nın kayıtsız şartsız teslimi çerçevesinde toplanan söz konusu konferans başlamadan hemen önce Ingiltere'de (5 Temmuz 1945) genel seçime gidilmiştir. Ingiltere'de oylar sayılırken dünyanın kaderini belirleyen konferans Potsdam'da Üç Büyüklerce (ABD Başkanı Truman, Ingiltere Başbakanı Churchill ve SSCB Lideri Stalin) çalışmalarına başlamıştır. Ingiltere'de tamamlanan oy sayımı neticesinde Muhafazakâr Parti'nin yerine Işçi Partisi iktidar koltuǧuna yerleşmiş, böylece konferansta Ingiltere'yi temsil eden Başbakan Winston Churchill'in yerini seçimlerden hemen sonra yeni Başbakan Clement Attlee devralmıştır. Sovyet Rusya'nın Türkiye üzerinde emperyalist taleplerini açıǧa vurduǧu bir zaman diliminde Ingiltere'de meydana gelen bu iktidar deǧişimi Türk siyasetçilerinin ve karar alıcılarının dikkatini çekmiştir. Nitekim Sovyet Rusya'nın emperyalist taleplerinin muhatabı Türkiye, Ikinci Dünya Savaşı boyunca müttefikliǧini sürdürdüǧü Ingiltere'de sol görüşlü bir partinin iktidar koltuǧuna oturmasının getirdiǧi kaygıyla bir dış siyaset yürütmüştür. Ciddi tehdit algısı içerisindeki Türkiye, Sovyetler karşısında yalnız kalmak yerine ortak bir blok kurmak üzere özellikle Ingiltere'nin desteǧini arzulamış ve bu doǧrultuda iktidar koltuǧuna oturan Işçi Partisi'nin takınacaǧı tutumu da tartmıştır. Bu çalışmanın amacı, Ingiltere'de meydana gelen iktidar deǧişiminin Türk karar alıcıları üzerinde nasıl bir refleks geliştirdiǧinin tespitidir. Çalışma amaca baǧlı olarak Milli Kütüphane Süreli Yayınlar Şubesi'nde, doküman tarama metoduyla dönemin ulusal basınında yer alan başyazarların deǧerlendirmeleri; Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlıǧı Devlet Arşivleri Başkanlıǧı Dışişleri Bakanlıǧı Türk Diplomatik Arşivi; Avam Kamarası Zabıtları ve konuyla ilgili tetkik eserler üzerinden elde edilen bilgiler üzerine inşa edilmiştir. Sonuçta anlaşılmaktadır ki Ingiltere'deki iktidar deǧişikliǧini Türkiye basın üzerinden partiler deǧişse de Ingiliz dış politikası deǧişmez biçiminde kamuoyuna sunarken; Londra Büyükelçisi vasıtasıyla Sovyet Rusya'nın talepleri karşısında müttefikinin izleyeceǧi dış politikanın iz düşümlerini öǧrenmeye çabalamıştır.
Siyasetin Dine Etkisi Bağlamında Stalin’in Kilise Politikaları
Öz: Kuşkusuz tarihin oluşumunda, dini yapılar ile siyasal iktidarlar arasında meydana gelen ve belirli ilkeler çerçevesinde şekillenen ilişkilerin önemli bir yeri vardır. Şüphe yok ki bu ilişkilerin seyrini her iki tarafın gücü ve etki alanı belirlemektedir. Bu ilişki biçimi, bazı hallerde siyasal iktidarların lehine evrilirken, bazen de dini oteritelerin siyasete yön vermeleri şeklinde tezahür etmektedir. Siyasetin dine yön vermesi ya da onu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmasını, İkinci Dünya Savaşından itibaren Sovyetler Birliği’nin uyguladığı politikalarda bariz bir şekilde görmek mümkündür. Nitekim resmi ateizm ideolojisini benimseyen ve dinsel inançlara karşı amansız bir mücadele yürüten Sovyet rejimi, gerek gördüğünde kiliseyi/dini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktan geri durmamıştır. Dönemin Sovyet lideri Stalin, İkinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarından itibaren daha önce yok etmeye çalıştığı Rus Ortodoks Kilisesi’ni adeta yeniden inşa etmekle yetinmemiş, Moskova Patrikliğini Ortodoks dünyanın öncüsü yapmak için ciddi girişimlerde bulunmuştur. Biz bu makalemizde, Stalin’in kilise politikaları ve nedenleri üzerinde durmayı amaçlamaktayız. Ayrıca Stalin’in 1947’de Moskova Patrikliği üzerinden gerçekleştirmeye çalıştığı Ortodoks Kiliseler Konseyi’nin ardında yatan nedenler üzerinde duracağız. Son olarak da bu gelişmeler karşısında Fener Rum Patrikliğinin izlediği politikaya değineceğiz. Özet: Tarih boyunca devletlerin politikaları dinin etkisi altında kalmış, dinler de siyasi otoriteleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmiştir. Şöyle ki bazen din, devleti, bazen de devlet dini etkisi altına almış ve onu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya yeltenmiştir. Zaman içerisinde yaşanan tecrübelerin de etkisiyle din-devlet ilişkilerini tanımlayan yaklaşımlar ve kavramlar ortaya çıkmıştır. Günümüz itibarıyla din-devlet ilişkilerini belirleyen kavramların başında kuşkusuz laiklik gelmektedir. Laiklik ve onun tanımı, bilim çevrelerince çok fazla tartışılmış ve tartışılmaya da devam etmektedir. Ancak bunca cabalara rağmen bütün siyasi yapıları bağlayıcı, evrensel bir tanımlamaya ne yazık ki ulaşamamıştır. Hiç şüphe yoktur ki laiklik ya da din-devlet ilişkilerini tanzim hususunda devletlerin öznel yapısı, laiklik kavramını tanımlamada belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu o siyasi yapının benimsediği ideolojiye ve dünya görüşüne göre değişiklik arz etmektedir. Öyle ki bazı hallerde resmi ateizm ideolojisine sahip siyasal yapıların dahi laiklik ilkesini çiğnediği görülmektedir. Doğası gereği bu ideolojiler dinsizliği ilke edinseler de siyasi çıkarları söz konusu olduğunda, dinden faydalanmaktan da geri durmamışlardır. Buna somut örnek olarak, Ateist bir ideolojiye sahip Sovyetler Birliğini göstermek mümkündür. Zira Sovyet rejimi 1943-1948 yılları arasında dini siyasi çıkarlar doğrultusunda kullanmıştır. Çarlık Rusya’sı döneminde çok etkin ve yetki olan Rus Ortodoks Kilisesi, 1917 Bolşevik Devrimi ile birlikte gücünü kaybetmiştir. Komünizmi resmi ideoloji olarak benimseyen Sovyet rejimi, Rus Ortodoks Kilisesi’ni illegal bir kurum haline getirmiştir. Rejim tarafından illegal konuma getirilen kiliseye yönelik mücadele, İkinci Dünya Savaşına kadar artarak devem edecektir. Ancak 22 Haziran 1941 tarihinde Almanların Sovyetlere savaş ilan etmesi, Stalin’in kilise politikasında revizyona gitmesine neden olmuştur. Bu tarihten itibaren kiliseye karşı yürütülen mücadelede bir duraklama dönemi yaşanmıştır.Hiç şüphe yoktur ki bu politik değişikliğin birden fazla nedeni vardır. Bunun birincisi, devletin amansız bir savaşın içerisine girmesidir. Almanlarla savaş halinde iken toplumu manevi açıdan besleyen din ile mücadeleyi sürdürmek birlik ve beraberlik zeminine zarar vereceğinden Stalin, kiliseye yönelik olumlayıcı söylem geliştirmeyi tercih etmiştir. Böylelikle Rus toplumunun direnç ve motivasyonu artacak ve zorlu düşmana karşı Stalin önderliğindeki rejime sadık kalması sağlanacaktır. Stalin’i kiliseye yönelik politika değişikliğine iten sebeplerden bir diğeri ise Alman propagandasıdır. Şöyle ki savaşın ilk günlerinden itibaren Almanlar kendilerini, Rus halkının kurtarıcısı olarak tanımlıyordu. Almanlara göre yıllardan beri ateizm ideolojisi altında ezilen Sovyet halkları, bu savaşta rejimin yanında yer almayacaktır. O nedenle de din üzerinden bir politika geliştirme yoluna gittiler. Bu amaçla Alman savaş uçaklarından atılan notlarda Almanya’nın Rus halkını komünizm belasından kurtarmak için Sovyetlere savaş açtığı iddia edilecektir. Dolayısıyla Stalin, Kiliseye yönelik katı tutumundan vazgeçerek söz konusu propagandayı boşa çıkartmaya çalışacaktır. Stalin’in kilise politikasında yaptığı değişikliğin bir diğer önemli nedeni, onun, Alman ordularına karşı Batılı devletlerden destek beklentisi içerisinde olmasıyla ilgilidir. Zira başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere diğer Batılı ülkeler, Sovyetler Birliği’ne olumsuz bakmaktaydılar. Stalin, dine yönelik ılımlı politikalar ile bu algıyı kısmen dahi olsa ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Nitekim bu hususta da başarılı olduğunu söylemek mümkündür.İkinci Dünya Savaş’ı Sovyetler Birliği’nin zaferiyle sonuçlanacaktır. Ancak Stalin, Savaş bittikten sonra da kiliseyi kullanmaya devam edecektir. Peki, neden Stalin bir taraftan ateizm ideolojisini yaşatırken diğer yandan da kiliseyi yeşertmeye çalışmıştır? Stalin’in savaş sonrası uyguladığı kilise politikasının birden fazla nedeni vardır. Bunlardan en önemlisi, Rus Ortodoks Kilisesi üzerinden Sovyet etkisini tüm Balkanlar ve Ortadoğu coğrafyasına yaymaktır. Kuşkusuz bu durum Sovyetlerin uzun vadeli politikalarıyla ilişkilidir. Muhtemeldir ki bu düşünce, İkinci Dünya Savaşı’nın Sovyetler lehine değişmeye yüz tuttuğu 1943’ün Sonbaharından itibaren şekillenmeye başlamıştır. Zira savaş dünyadaki tüm dengeleri değiştirmiş ve Sovyetlerin önüne yeni fırsatlar sunmuştur. Bunların başında da özellikle Ortodoks dünyasının Sovyet etki alanına alınması gelmektedir. İşte buna yönelik adımların 1945 yılından itibaren atılmaya başlandığı görülmektedir. Stalin’i Rus Ortodoks Kilisesi ile işbirliğine iten bir diğer sebep, Vatikan’ın öteden beri uygulayageldiği Sovyet karşıtı politikalardır. Stalin Vatikan’a yönelik mücadelesini Ortodoks dünyayı bir merkezde toplamak suretiyle Moskova Patrikliği üzerinden yürütmeyi hedeflemiştir.Hiç şüphe yok ki bu duruma, İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan Batı ve Doğu olmak üzere dünyanın iki bloka ayrılmasının da katkısı olmuştur. Söz konusu mücadelede Ortodoks dünyası adeta iki kampa ayrılacaktır. Bir tarafında Fener Patrikhanesi öncülüğünde Yunan, Kıbrıs ve Kudüs Ortodoks kilisesi Amerikan etkisi altına girerken, Moskova Patrikliği öncülüğünde Sırp, Bulgar ve Antakya Ortodoks Kiliseleri Sovyet etkisi altında kalmıştır. Bu süreçte, her iki blok yani Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği, siyasi ve ekonomik güç kullanarak Ortodoks Kiliseleri kendi etki alanı altına almaya çalışmıştır. İşte bu ve buna benzer nedenlerden dolayı, 1917 Bolşevik Devrimi’nden beri kiliseye yönelik en acımasız politikalar yürüten Sovyet rejimi, yok etmeye çalıştığı kiliseye yeniden ihya etmiştir. Sovyet tarihinde Stalin’in Kilise Açılımı olarak yer alan bu tecrübe, laiklikten öte dinsizliği resmi bir ideoloji olarak benimseyen bir rejiminin dahi gerektiğinde, dini/kiliseyi kendi çıkarları doğrultusunda kullandığını/kullanabileceğini gözler önüne sermektedir. İşte bu çalışma Sovyetler Birliğinin ateizm ideolojisine rağmen Rus Ortodoks Kilisesini nasıl kendi çıkarları doğrultusunda kullandığını irdelemektedir.
Sovyetler Birliği Döneminde Yıldırma Politikasının Bir Unsuru Olarak \Türkçülük\ Suçlaması
Çarlık Rusya'sının Türkistan'ı işgalinden sonra geliştirdiği politikalar bir taraftan kendi egemenliğini yerleştirmeye yönelirken diğer taraftan da bölgede ciddi ayaklanmalara yol açmıştır. Buna bir de gelişmekte olan Türk aydın hareketi eklendiğinde Türkistan coğrafyasının 19. Yüzyılın son çeyreği ve 20. Yüzyıldaki siyasal ve toplumsal hikâyesi tarihçiler için ilginç bir çalışma alanı oluşturmaktadır. Rusya'nın Bolşevik devrimi ile rejim değişikliği yaşadığı bu devrede içeride devam eden \"iktidar çatışması\" sırasında \"milliyetler meselesi\" kritik bir faktör olarak öne çıktı. 19. Yüzyılın sonlarına doğru Çarlık rejiminin sürüklenmekte olduğu buhran sürecinde Türkistan aydınları \"istiklâl\" odaklı düşünceler geliştirdiler. 20. yüzyılın 20-30'lu yıllarında SSCB bünyesinde yer alan cumhuriyetlerin hemen tamamında \"milliyetçi\" aydınlar üzerinde Stalinist \"sürekli suçlama ve sürgün\" uygulamalarının sürdürülmüş olduğu artık çok iyi bilinmektedir. Söz konusu dönem SSCB'nin dağılmasından sonra gerek Avrupa ve gerekse bağımsız yeni cumhuriyetlerin tarih yazıcılığında pek çok açıdan ele alınıp incelenmiştir. Ancak bu yıldırma, baskı ve sürgün politikalarının uygulanmasına gerekçe olarak gösterilen \"Türkçülük\", \"milliyetçi bozgunculuk\" suçlamalarını ele alan çalışma hemen hemen yoktur. Bu sebeple söz konusu \"suçlamanın\" hem kavramlaştırma hem de uygulama sürecinin incelenmesi güncelliğini hala korumaktadır Bunların bir kısmı samimiyetle komünizm ideallerine bağlanırken, bir kısmı doğrudan bağımsızlık için mücadele etmeyi tercih etti. Ancak bu bağımsızlık hareketinin öncü aktörlerinin tamamı 1917-1937 yılları arasındaki gelişmelerin bir sonucu olarak Rusya'nın siyaset sahnesinden silindiler. Yurt dışına gidebilenler hayatlarını kurtarsa da Türkistan'da kalanlar Stalin tarafından \"Pantürkist, Panislamist ve Turancı\" suçlamalarıyla yok edildiler. Rus kültürel ve siyasal egemenliği karşısında \"ideolojik\" tavır takınsalar bile Türkistanlı komünist veya \"Alaşçı\" liderler, yaşadıkları hayal kırıklıkları ile kalmayıp \"halk düşmanı\" ilân edildikten sonra kurşuna dizildiler. Bu makale, sistemin, komünizme samimiyetle inanan parti üyelerinin tasfiyesi sırasında geliştirdiği ideolojik söylemin nasıl bir baskı unsuruna dönüştüğü ve kullanıldığı üzerinde durmaktadır.
KOMÜNIZMIN MILLIYETÇILIKLE ITTIFAKI: II. DÜNYA SAVASINDA RUS MILLIYETÇILIGI
It is a historical reality that there was a great debate about which development way to be chosen and in which civilization to be included in between the two active Russian intellectual groups called Westerners and Slavophiles. Communism became a brilliant solution for this issue: Russia was entirely opposed to the West because of its far distance and difference from it. Russia claimed a future advanced Soviet Union but the reactionary Asian history. However the Communist Dictatorship led by Stalin turned into the nationalism by the time and did not allow the government to be collapsed on the contrary of Marx alleged that it would occur during the Communism Government. It glorified the state and made it authoritarian and despotic as much as an extreme nationalist's desires. Furthermore, Russian national interest was the same as international proletariat. Especially, the beginning of The World War II made the Bolsheviks to buckle down to the Nationalism and Russian Nationalism tasted the most vigorous times in these years by the personal approval and effort of Stalin.
Azerbaycan’da Okutulan Tarih Ders Kitaplarında Stalin ve Uygulamalarına Yaklaşım
Bu araştırmada 1924-1953 yılları arasında SSCB’yi tek adam olarak yöneten ve uyguladığı yönetim tarzıyla dünyanın en çok tartışılan ve eleştirilen liderlerinden birisi haline gelen Stalin’e ve uygulamalarına Azerbaycan okullarında okutulan tarih ders kitaplarında nasıl yaklaşıldığını ortaya koymak amaçlanmıştır. Stalin ve uygulamalarına yönelik resmi düzeyde ilk eleştiri SSCB Komünist Partisi Birinci Sekreter Nikita Sergeyeviç Kruşçev tarafından Şubat 1956’da toplanan Komünist Parti 20. Kongresi’nin gizli oturumunda dile getirilmiş ve bu eleştiriler, kısa sürede ders kitaplarına da yansımıştır. Ders kitaplarında Stalin ve uygulamalarına yönelik eleştirilerde önemli bir artış da Gorbaçov döneminde gerçekleşmiştir. Azerbaycan SSC’de ortaöğretim kurumlarında okutulan tarih ders kitaplarında Stalin döneminden uzaklaştıkça Stalin ve uygulamalarına yönelik eleştirilerin dozunun arttığı anlaşılmaktadır. Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti’nde ortaöğretim kurumlarında okutulan tarih ders kitapları
Les coiffeurs peinent à passer au numérique
Plan d'urgence Face à cet état des lieux, l'Unec a enclenché un plan d'urgence avec la création de modules de formation « pratico-pratiques sur le numérique appliqué à la coiffure », explique Céline Lavail-Georgin, responsable marketing et communication à l'Unec. Plates-formes de réservation en ligne et logiciels de caisse avec services de SMS de rappel, de programmes fidélité et kits de communication digitale se multiplient à destination de cette population à évangéliser. LeCiseau.fr (1 million d'euros), Wavy et Planity (2,1 millions chacune), ou encore FlexiBeauty (1,5 million), éditeur d'un logiciel de gestion tout-en-un en mode SaaS, qui propose des abonnements avec un site Internet (49 euros), une boutique en ligne (69 euros) et même une application personnalisée (129 euros).