Search Results Heading

MBRLSearchResults

mbrl.module.common.modules.added.book.to.shelf
Title added to your shelf!
View what I already have on My Shelf.
Oops! Something went wrong.
Oops! Something went wrong.
While trying to add the title to your shelf something went wrong :( Kindly try again later!
Are you sure you want to remove the book from the shelf?
Oops! Something went wrong.
Oops! Something went wrong.
While trying to remove the title from your shelf something went wrong :( Kindly try again later!
    Done
    Filters
    Reset
  • Discipline
      Discipline
      Clear All
      Discipline
  • Is Peer Reviewed
      Is Peer Reviewed
      Clear All
      Is Peer Reviewed
  • Item Type
      Item Type
      Clear All
      Item Type
  • Subject
      Subject
      Clear All
      Subject
  • Year
      Year
      Clear All
      From:
      -
      To:
  • More Filters
      More Filters
      Clear All
      More Filters
      Source
    • Language
3,512 result(s) for "Westernization"
Sort by:
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Şıpsevdi” Romanında Ahlâk Anlatısı
Türk romanın başlamasında ve gelişmesinde oldukça önemli bir yere sahip olan Hüseyin Rahmi Gürpınar, eserlerinde toplumsal konuları işlemiştir. Osmanlı- Türk modernleşmesinin ilk evreleri olarak nitelendirilebilecek bir dönemde eserlerini kaleme alan Gürpınar, Batılılaşma hareketlerinin toplumsal alandaki etkilerini, romanlarındaki olay örgüsü ve karakterler üzerinden ele almıştır. Zira Osmanlı’daki Batılılaşma hareketleri kadının toplumsal konumu, kadın-erkek ilişkileri, evlilik biçimi, tüketim, giyim, dekorasyon, eğitim, adab-ı muaşeret, geleneksel ve ahlaki değerler gibi pek çok konuda yeni oluşumları ve tartışmaları beraberinde getirmiştir. Bu çerçevede Osmanlı-Türk modernleşmesinin ilk aşamalarında, genelde edebiyat özelde ise roman topluma yol göstermenin önemli bir aracı olmuş; Gürpınar da diğer edebiyat türlerinde verdiği eserlerinde olduğu gibi, romanlarında da halkı eğitmeyi amaç edinmiştir. Böyle bir amaca hizmet eden önemli romanlarından biri “alafrangalık” kavramının merkeze alındığı “Şıpsevdi”dir. Buradan hareketle bu çalışmada; Gürpınar’ın söz konusu romanında Batılılaşmanın geleneksel ve ahlaki değerler üzerindeki etkilerine dair anlatı yapısı ele alınmıştır. Böyle bir çalışma yapılırken öncelikle Osmanlı romanında Batılılaşma ve toplumsal eleştiri konusu ele alınmış, ardından Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın söz konusu eserindeki “ahlâk” anlatısı, hem karakterlerin kişilik özellikleri hem de eğitim, namus, vicdan, para, kadın – erkek ilişkileri gibi temalar üzerinden çözümlenmiştir.
Post-Western sociologies: what and why?
“Post-Western sociologies” mainly refer to some sociological systems constructed by non-Western and Western sociologists, after the so-called “Western sociologies” have been spread to the non-Western world. It includes various types, such as “non-westernized Western sociologies,” “westernized non-Western sociologies,” and “non-Western sociologies.” “Post-Western sociologies” therefore are neither equal to “non-Western sociologies” nor equal to “de-westernized” or “anti-westernized” sociologies. Compared with concepts such as “de-Westernization” or even “indigenization,” the concept of “post-Westernization” is more inclusive.
The impact of Levantine community on the westernization process of Ottoman Empire
The aim of this research is to understand the role of Levantines in the westernization process of Ottoman Empire. The scope of the study covers the second half of 19th and the first quarter of 20th century of İstanbul, specifically Galata and Pera regions which took on the appearance of a European city. The method is Center – Periphery Theory. According to the Modern World-System approach, the world is divided into two, center and periphery, and the center means both; the center in geographical sense, and also the center of the cultural values, symbols, beliefs, and behavioural patterns. In this system, above mentioned are demanded and imported by the periphery. The importation process is performed primarily by the privileged actors such as, elite class, tradesman and bureaucrats in the periphery. Within the case of Ottoman Empire and Istanbul at the time, the center was west, particularly France and the way of life was associated to the Belle Époque period. Ottoman elite living in the capital, desired a western lifestyle while the west was taken as a role model of progress during the 19th century and even later. In that period, the Ottoman elite was in a challenging attempt to westernize the Empire in every aspect of life, in collaboration with Levantines who were the European tradesman in İstanbul. Just as the West was recognized as the center of progressing and the Levantine community was the representation of west in the Ottoman capital, in other words, the West in the Orient, so Istanbul was the West in Anatolia as the center of progressing.
Prevotella diversity, niches and interactions with the human host
The genus Prevotella includes more than 50 characterized species that occur in varied natural habitats, although most Prevotella spp. are associated with humans. In the human microbiome, Prevotella spp. are highly abundant in various body sites, where they are key players in the balance between health and disease. Host factors related to diet, lifestyle and geography are fundamental in affecting the diversity and prevalence of Prevotella species and strains in the human microbiome. These factors, along with the ecological relationship of Prevotella with other members of the microbiome, likely determine the extent of the contribution of Prevotella to human metabolism and health. Here we review the diversity, prevalence and potential connection of Prevotella spp. in the human host, highlighting how genomic methods and analysis have improved and should further help in framing their ecological role. We also provide suggestions for future research to improve understanding of the possible functions of Prevotella spp. and the effects of the Western lifestyle and diet on the host–Prevotella symbiotic relationship in the context of maintaining human health.Prevotella is a genus of bacteria that commonly associate with humans, in various body sites. In this Review, Segata, Ercolini and colleagues discuss Prevotella diversity and the evidence for the involvement of these bacteria in human health and disease.
The person-to-person transmission landscape of the gut and oral microbiomes
The human microbiome is an integral component of the human body and a co-determinant of several health conditions 1 , 2 . However, the extent to which interpersonal relations shape the individual genetic makeup of the microbiome and its transmission within and across populations remains largely unknown 3 , 4 . Here, capitalizing on more than 9,700 human metagenomes and computational strain-level profiling, we detected extensive bacterial strain sharing across individuals (more than 10 million instances) with distinct mother-to-infant, intra-household and intra-population transmission patterns. Mother-to-infant gut microbiome transmission was considerable and stable during infancy (around 50% of the same strains among shared species (strain-sharing rate)) and remained detectable at older ages. By contrast, the transmission of the oral microbiome occurred largely horizontally and was enhanced by the duration of cohabitation. There was substantial strain sharing among cohabiting individuals, with 12% and 32% median strain-sharing rates for the gut and oral microbiomes, and time since cohabitation affected strain sharing more than age or genetics did. Bacterial strain sharing additionally recapitulated host population structures better than species-level profiles did. Finally, distinct taxa appeared as efficient spreaders across transmission modes and were associated with different predicted bacterial phenotypes linked with out-of-host survival capabilities. The extent of microorganism transmission that we describe underscores its relevance in human microbiome studies 5 , especially those on non-infectious, microbiome-associated diseases. Data from more than 9,700 human stool and oral metagenomes has been used to decipher the strain transmission patterns of the human microbiome from mother to infant, within households and within populations.
Adalet Ağaoğlu'nun Ölmeye Yatmak Romanında Cumhuriyetin Kimliği ve Kimlik Çatışması
Cumhuriyetin ilanı ile birlikte, Tanzimat dönemiyle başlayan değişim hareketleri farklı bir boyutta sürdürülmeye devam eder. Islahat çalışmalarının yerini inkılaplar alır ve köklü değişiklikler yapılır. Siyaset, eğitim, hukuk, sanat, dil gibi geniş bir alana yayılan bu değişikliklerle hedeflenen ise yeni bir devlet ve toplum kimliğidir. Elbette ki bu süreç kolay ilerlemez ve birtakım engellerle karşılaşılır. Özellikle de cumhuriyetin ilanından 1970’li yıllara kadar bu sancılı süreç devam eder. Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak adlı romanı da bu yıllar arasında doğan ve yaşayan bir neslin gelişimini ele alır. Dönem, kurgusal bir anlatı türü olan romanla anlatılıyor olsa da yazar, roman karakterlerinin gelişimini ve dramatik aksiyonu sosyal, siyasal ve ekonomik şartlardan bağımsız olarak ilerletmez. Böylece roman sadece yeni bir neslin değil aynı zamanda da cumhuriyetin gelişim sürecini de vermiş olur. Biz de tüm bunları göz önünde bulundurarak eserde, cumhuriyetin kimliğini ve bu kimliğin, toplumun kimliğiyle nasıl ve ne koşullarda çatıştığını tespit etmeye çalıştık. Çalışmamızda özellikle de cumhuriyetin laik kimliği ile halkın gelenekçi, dindar kimliğinin çok defa karşı karşıya geldiğini gördük. Devletin seçmiş olduğu ile halkın değerlerinin uyumsuz olması da çatışma ortamı yaratan bir diğer unsur olarak romanın satır aralarından okunur. Yeni bir nesil geleneksel kültür öğeleriyle de iç içe yaşamak zorundadır ve okulda kazandıklarıyla evde verilenler arasında seçim yapmak zorunda kalır. Türkiye’de uzun yıllardır bir zihinsel değişim süreci yaşanmış olsa da bu değişim şimdiye kadar tamamıyla gerçekleşmemiştir. Çünkü hem eskinin yerine konulması düşünülen şeyler topluma yabancıdır hem de değiştirme sürecindeki uygulamalar hatalıdır. Bugün herkesin kabul ettiği gibi Türkiye’de ki batılılaşma çabaları yanlış şekillerde ilerlemiştir. Çoğu zaman yüzeysel, şekilsel ve taklit seviyesini aşamamıştır. Haliyle istenilen zihinsel değişim gerçekleşmemiştir. Bunların sonucunda da toplum da iki farklı kimlik oluşmuş, iki farklı yaşam biçimi görülmüştür. İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde batılılaşma, modernleşme süreçleri hızlı geçilirken, köy kasaba gibi yerlerde bu hareketler kolayca ilerleyememiştir. Köy, kasaba gibi yerlerin fiziksel yapıları, demografik özellikleri, çevreyle olan bağlantıları ve eğitim düzeyi gibi sebepler, bu hareketlerin karşılıksız kalmasına sebep olmuştur. Şehirdeki insan ve köydeki insan arasındaki farkı gidermeye çalışan devlet, bütün ideolojik aygıtlarını kullanarak bu farklılığı gidermeye çalışır. Yukarıda da değindiğimiz gibi halk evleri, köy enstitüleri gibi kurumlar bu hedef için oluşturulmuşlardır. Fakat yine de beklenilen değişim büyük çoğunlukta görülmemiştir. Çünkü zihinlere yerleşmiş birtakım inançlar hala insanların kafalarında yaşamaktadır. Özellikle de orta yaşların üzerindeki insanlar, değişime karşı duran grup içerisindedirler. Bu yüzden, bir ülke içinde farklı düşünen insanlar olduğu gibi, aynı ev içinde de farklı düşünen insanlar vardır. Eğitimli, cumhuriyetin getirdikleriyle büyümüş insanların karşısında, doğru düzgün bir eğitim almamış, imparatorluk içerisinde de yaşamış olan insanlar vardır. işte bu sebepledir ki bir kimlik çatışması ortaya çıkmıştır. Adalet Ağaoğlu’da böyle bir dönemi kurgusal düzleme taşırken, bu kimliklerin nerelerde ve nasıl çatıştıklarını da yansıtmıştır. Elbette ki bunları bilerek yapmıştır diyemeyiz fakat bilmeyerek de olsa ortaya çıkmış olan karşıtlıkları ve bunların doğurduğu sonuçları eserinde görebiliriz. Nitekim roman başkişisi Aysel, tam da yeni ve eski zihniyet arasında kalan, bunların dayatmaları sonucu intihara sürüklenen bir karakterdir. Eski devletin kimliği ile yeni devletin kimliği kendi yaşamında göstermek zorunda kaldığı için, ölümle kurtulmayı yeğler. Aynı şekilde romandaki diğer karakterler de Aysel’in yaşadıklarına benzer durumları yaşarlar. Nitekim roman kahramanlarını yaşadıkları bu bunalımları, dönem insanlarının yaşamış olmaları da k.
Mihnetkeşan Hikâyesi’nin Söz Varlığı Üzerine Bir İnceleme
Tanzimat Fermanı'nın ilan edilmesi 19. yy.'da Osmanlı toplumunda köklü değişikliklere yol açmıştır. Yüzyıllardır Doğu Medeniyeti tesirinde yaşayan Türkler, Batı Medeniyeti tesirine girmiştir. 3 Kasım 1839 tarihinde Tanzimat Fermanı ilan edilince, birbiri ardına reformlar hayata geçirilmeye başlamış ve ülke hızla \"Batılı\" bir Avrupa devleti hüviyetine kavuşmuştur. Şüphesiz bu değişim kolay olmamıştır, çünkü \"Batı\" o zamana kadar savaşılan, nefret edilen bir yerdir. Bununla bağlantılı olarak da çok az tanınmaktadır. Kurulan ilişkiler oldukça yüzeyseldir ve Osmanlı İmparatorluğu'nun yükseliş çağının getirdiği bir kibri barındırmaktadır. Bu kibir sebebiyle Türkler, Avrupa'yı hiç örnek almamışlar, hatta orada yaşanan gelişmelerden de uzak kalmışlardır. Tanzimat'la başlayan Osmanlı reformları büyük ölçüde zorunluluklar sebebiyle uygulamaya sokulmuştur. Savaşlarda birbiri ardına alınan yenilgiler, Batılılaşmanın zorunlu olduğunu acı bir şekilde ortaya çıkarmıştır. Osmanlı İmparatorluğu öncelikle askeri reformlar yapma yoluna gitmiştir. Batının ordu sistemi alınarak, Avrupalıların savaş meydanlarında yenilebileceği sanılmıştır. Fakat Avrupa Medeniyeti'ni üstün kılan sadece askeri üstünlük değildir. Avrupa, aynı zamanda bilim, teknik ve sanatta da çağının en üstün seviyesine gelmiş, bu ilerleme de sonuç olarak askeri başarıyı getirmiştir. Bu durumun geç de olsa farkına varan Osmanlılar, sosyal ve siyasi bütün alanlarda Batılılaşmaya başlamışlardır. Edebiyat da Batılılaşmanın dışında kalmamıştır. Hatta Batılılaşmayı halka yayabilmenin aracı olmuştur. Devrin edebiyatçıları, Batı'da yükselişe geçen siyasi kavramları şiire sokmuşlardır. Ayrıca yeni edebiyat türleri de alınmıştır. Gazeteciliğin başlaması hem yeni türlerin geçişini hızlandırmış hem de edebiyatçılara yeni misyonlar yüklemiştir. Tanzimat edebiyatçıları aynı zamanda gazetecidir. Toplumun sorunlarına çare bulmak ve cahil kalmış halkı eğitmek istemektedirler. Bu düşüncelerini hayata geçirebilmek için gazetenin yanı sıra roman ve hikayeyi kullanmışlardır. Roman ve hikaye Tanzimat Devri'nde edebiyatımıza girmiştir. Tanzimat münevverinin önünde önemli sorunlar bulunmaktadır, Klasik Dönem'de edebi dil, şiir dili olarak gelişmiştir. Nesir hem çok azdır, hem de mevcut bulunanlar şiir diliyle yazılan ağdalı eserlerdir. Kullanılan dili, halkın iyi eğitimli küçük bir azınlığı ancak anlayabilmektedir. Tanzimat edebiyatçılarının halkı eğitme misyonuyla bu durum çelişmektedir. Dönemin edebiyatçıları hem edebi değeri yüksek ham de anlaşılır eserler ortaya koymaya çalışmışlardır. Tüm bu sebepler dolayısıyla Tanzimat Edebiyatı'nın kendine özgü bir üslubu ve söz varlığı vardır. Bu incelemede Tanzimat Dönemi nesrinin söz varlığı analiz edilmiştir.
The Pathophysiology of Gestational Diabetes Mellitus
Gestational diabetes mellitus (GDM) is a serious pregnancy complication, in which women without previously diagnosed diabetes develop chronic hyperglycemia during gestation. In most cases, this hyperglycemia is the result of impaired glucose tolerance due to pancreatic β-cell dysfunction on a background of chronic insulin resistance. Risk factors for GDM include overweight and obesity, advanced maternal age, and a family history or any form of diabetes. Consequences of GDM include increased risk of maternal cardiovascular disease and type 2 diabetes and macrosomia and birth complications in the infant. There is also a longer-term risk of obesity, type 2 diabetes, and cardiovascular disease in the child. GDM affects approximately 16.5% of pregnancies worldwide, and this number is set to increase with the escalating obesity epidemic. While several management strategies exist—including insulin and lifestyle interventions—there is not yet a cure or an efficacious prevention strategy. One reason for this is that the molecular mechanisms underlying GDM are poorly defined. This review discusses what is known about the pathophysiology of GDM, and where there are gaps in the literature that warrant further exploration.